Saturday, September 4, 2010

Sanırım Türkiye’de şu sıralar Hanefi Avcı ve onun yeni çıkan “Haliç’te Yaşayan Simonlar; Dün Devlet Bugün Cemaat” kitabı hakkında bir şeyler duymayan kalmamıştır. Gündemdeki bu kitaptan bahsetmeden önce öncelikle Hanifi Avcı’yı tanımakta fayda var.

Hanifi Avcı Kimdir?

Hanifi Avcı 1956 yılında Kahramanmaraş’ta doğdu. 1976 yılında Mut ilçe Emniyet komiseri olarak meslek hayatına başladı. Daha sonra sırasıyla İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü, KOM Dairesi Başkanlığı ve Edirne Emniyet Müdürlüğü görevlerini icra etti.

1983 yılında zamanın büyük kaçakçılıklarından olan Altın Kaçacakçılığı olayını ortaya çıkardı. 1984- 1992 yılları arasında Diyarbakır’da ve İstanbul’da çalıştı. Susurluk komisyonunda yaptığı , özellikle askerleri ve Veli Küçük’ü hedef alan çarpıcı açıklamalarıyla eleştiri ve suçlama oklarını üzerine çekti. Genelkrumay Başkanlığı’nın dinlenmesi olayına adı karıştığı için açığa alındı. Katıldığı bir televizyon programında Milli İstihbarat Teşkilatı’nın telefonlarını paylaştığı için tutuklandı ve hapis yedi. Daha sonra Danıştay’dan aldığı mahkeme kararıyla görevine geri döndü

Emniyette teknik-elektronik istihbaratın kurucusu olarak da bilinen Hanefi Avcı halen Eskişehir Emniyet Müdürü olarak görevine devam etmektedir.

Hanifi Avcı kitabında ne anlatıyor?
Emniyet Teşkilatının efsanevi ismi, Susurluk sürecinde cesur duruşuyla gerçek bir kanun adamı tavrı gösteren Hanefi Avcı yine doğru bildiklerini söylemeye devam ediyor. Ucunun kime dokunduğuna bakmadan, yalnızca ülkesine karşı vicdani sorumluluğunu yerine getirmek için son dönemde yaşananların iç yüzünü kamuoyuna açıklıyor.

Kitap iki bölümden oluşuyor. Devlet başlıklı ilk bölümde, yıllarca devlete hizmet etmiş bir güvenlik görevlisi olarak geçirdiği fikirsel dönüşümü, bu dönüşüme neden olan olayları okurlarla paylaşıyor. Bu fikirsel dönüşümün sonucunda Avcı artık, uzun yıllar mücadele ettiği, sisteme muhalif grupların demokratik ve sağlıklı bir sistemin olmazsa olmazı olduğuna, farklı fikir ve düşüncelerin topluma zarar değil, ancak bir zenginlik katacağına, güvenlik sorununa indirgenen Kürt sorununun ancak demokratik hak ve özgürlükler alanının genişletilerek siyasi yollarla çözümlenebileceğine ve ordunun batılı ülkelerde olduğu gibi siyasetin dışında kalarak güçlü bir ordu olabileceğine inandığını açık yüreklilikle ifade ediyor. Avcı, bu kitabı yazmaktaki önemli amaçlarından birinin, böyle köklü bir değişim yaşamasına neden olan mesleki tecrübelerini aktararak, çok geniş bir kriminal yelpazede çalışmış olmanın verdiği donanımla kendinden sonra geleceklere yol göstermek olduğunu belirtiyor.

Cemaat başlıklı ikinci bölümde ise Avcı devletin çeşitli kurumlarına nüfuz etmiş cemaat yapısının son zamanlarda meydana gelen olaylardaki (özel yetkili mahkemelerin sürdürdüğü tahkikatlardan, telefon dinlemelerine, vs.) rolünü ortaya koyuyor. Cemaatin polis, ordu, MİT, jandarma, yargı ve diğer devlet kurumları içerisinde ayrı bir hiyerarşik örgütleme kurarak ve bu teşkilatların sistemlerini bozarak çalışmalarını engellediğinden, üstüne üstlük bu teşkilatların personeli arasında ayrım, güvensizlik ve düşmanlık yaratarak kurumları içerden ve tamir olunmaz biçimde yaraladığından bahsediyor. Bugün özellikle özel yetkili mahkemelerce yürütülen tahkikatların, arka planda cemaatin talimatı ile Emniyet İstihbarat Şubesindeki unsurları ve cemaate bağlı savcılar desteği ve zorlaması ile yürütüldüğüne, yürütülürken hukuksuz işlemlerin yapıldığına dair ciddi emareler olduğunu iddia ediyor. Tüm bu iddialarını, delilleriyle sağlam bir zemin üzerine inşa ediyor.

Avcı kitabın başlığında iki metafor kullanıyor; bunların devlet görevlilerinin, belli bir ideoloji etrafında örgütlenmiş grupların ve genel anlamda toplumun zihniyetini tanımlayabilmek için ne kadar isabetli bir biçimde seçilmiş olduğunu kitabı okuyup bitirdiğinizde anlayacaksınız. Görünen değil, perde arkasındaki gerçekleri merak ediyorsanız Emniyet teşkilatının güvenilir ve öncü ismi Hanefi Avcı’nın dürüst ve cesur sesine kulak verin!
(Tanıtım Bülteninden)

Not: Yazar kitabındaki iddaları belgelere dayandırmadığı için yapılan eleştirilere belgeleri de koyarsam cilt cilt roman olur cevabını vermiştir.

Kitabı henüz ben de okumadım merak ediyorum bu romanın ne kadarı gerçek ;) Kitap hakkında yorumlarınızı esirgemeyiniz.

Aşık Veysel

Ekleyen: Sonbahar Eklenme Tarihi: Temmuz - 14 - 2010 Yorum Yap

1894-1973. Şarkışla’nın Sivrialan köyünde doğdu. Asıl adı Veysel Şatıroğlu’dur. 7 yaşında yakalandığı çiçek hastalığından dolayı bir gözünü, daha sonra bir kaza sonucu, az gören öteki gözünü yitirdi. Okula gitme olanağı bulamadı.

Evlerine sürekli olarak gelen aşıklardan dolayı türküyle ve bağlamayla ilgilendiğini gören babasının aldığı bağlama Veysel’in yaşamına eşlik etti. İlk bağlama derslerini de babasının arkadaşı Çamşıhılı Ali’den aldı. Yunus, Karac’oğlan, Dertli, Erzurumlu Emrah gibi aşıklardan etkilendi ve türkülerinde onlarla olan duygu yakınlığını yansıttı.

Önceleri usta malı türküler söyleyen Aşık Veysel, 40 yaşlarına doğru kendi şiirlerine ağırlık vermeye ve türküleştirmeye başladı. 1931 yılında gerçekleştirilen Aşıklar Bayramında adı duyulan ve 1933 yılında Atatürk Ahmet Kutsi Tecer’in de yardımıyla giderek tüm Türkiye’de tanınmaya başladı. Bu yıllar aynı zamanda Veysel’in kendi türkülerini söylemeye yönelmesi anlamında bir geçiş dönemi olarak sayılabilir. Bu döneme dek köyünden hiç çıkmayan Aşık Veysel bunu izleyen yıllarda Türkiye’nin birçok yöresini dolaşarak kendi yöresi dışında da insanlara türkülerini aktarma fırsatı buldu.

Yeni çıkan kitaplar

Ekleyen: Sonbahar Eklenme Tarihi: Temmuz - 4 - 2010 Yorum Yap

Doğal Doğuma Doğru
20 Anneden Normal Doğum Hikayesi
Şebnem Susam-Sarajeva
Kuraldışı Yayınları
Haziran 2010, 272 Sayfa, 17 TL

Biz anneler, içinden kıymetli bir hediyenin bozulmadan, bir an önce çıkarılması için kesilmesi, yırtılıp buruşturulması gereken bir ambalaj kâğıdı değiliz.

Anayasa Mahkemesi
Siyaset ve Hukuk Arasında
Engin Şahin
İz Yayıncılık
Haziran 2010, 224 Sayfa, 10 TL

Anayasa yargısının ilk ortaya çıktığı ülke olan Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere batılı devletlerin birçoğunda “yetki” tartışmaları yaşanmış ve anayasa mahkemelerinin siyasal sistem içerisindeki rolü sorgulanmıştır.

Sonsuz Talep
Bağlanma Etiği, Direniş Siyaseti
Simon Critchley
Çeviri: Tuncay Birkan
Metis Yayınları
Haziran 2010, 176 Sayfa, 13.50 TL

Simon Critchley Sonsuz Talep’te bir yandan içinde yaşadığımız kapitalist liberal demokrasi döneminde yoğun biçimde hissedilen siyasal hayal kırıklığının nedenlerini araştırırken, bir yandan da bu hayal kırıklığını ve doğurması muhtemel nihilist tepkileri, insanları sahiden motive etme gücü olan radikal bir siyasetle aşmanın yollarını analiz ediyor.

Rebecca
Daphne Du Maurier
Çeviri: Levent Göktem
Turkuvaz Kitap
Haziran 2010, 456 Sayfa, 30 TL

Max de Winter’la evlenerek görkemli Manderley Malikânesi’ne yerleşen genç ve mütevazı Bayan de Winter’ı rahat, huzurlu bir yuvadan bambaşka bir ortam beklemektedir. Bay de Winter’ın bir yıl önce ölmüş ilk eşi Rebecca’nın anısı, hizmetkârlardan Bayan Danvers tarafından canlı tutulmakta ve çiftin arasında aşılması güç bir engel olarak durmaktadır.

Uygarlığı Değiştiren 100 Köpek
Sam Stall
Çeviri: Ayşen Anadol
Can Yayınları
Haziran 2010, 172 Sayfa, 12 TL

Tek bir köpeğin, tarihin akışını değiştiremeyeceğini sanıyorsanız, belli ki Peritas’ı duymamışsınız; Büyük İskender’i bir filin ayakları altında ezilmekten kurtaran köpeği. Ya da Fransa ile Rusya arasında savaş çıkmasına yol açan İtalyan tazısı Biche’i. Papa VII. Clemens’i ısırıp İngiltere’nin Katolik Kilisesi’nden kopmasına neden olan Urian’ı. Richard Wagner’e operalarını bestelerken yardım eden Peps ile Fips’i…

İnsan ve Psikiyatri
Sedat Topçu
Phoenix Yayınevi
Mayıs 2010, 336 Sayfa, 15 TL

Ruh sağlığı sorunları olanlar ve toplumun büyük kesimi, psikiyatri ve psikoloji hakkında gerçek bilgilere sahip değildir. Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, toplum bireylerinin bu meslek alanları hakkında kulaktan dolma bilgilerle veya yazılı ve görsel medya yoluyla tek yönlü olarak bilgilenmeleri nedeniyle psikiyatrik istismarın önü alınamamaktadır.

Ermeni Tabusu Üzerine Diyalog
Michel Marian, Ahmet İnsel
İletişim Yayınları
Nisan 2010, 165 Sayfa, 13 TL

Ermeniler ve Türkler arasında geçmişte yaşananları yüz yüze konuşmak artık mümkün mü? Acıları paylaşmak, yaşananları anlamak ve insanlığa aykırı ne yapılmışsa teşhir etmek… Bugün böyle bir dönemin eşiğindeyiz. Bunun için her şeyden önce hiçbir tabunun esiri olmadan konuşmaya, dertleşmeye, keşfetmeye, öğrenmeye, anlamaya ihtiyacımız var…

Uzaktaki Tatlı Şey
Libba Bray
Artemis Yayınları
Haziran 2010, 840 Sayfa, 28 TL

Tarih, romantizm, macera, büyü… Bu gotik klasik fazlasını vaat ediyor.

Gemma Doyle’un Masalı…


Tanık

Ekleyen: admin Eklenme Tarihi: Temmuz - 2 - 2010 1 COMMENT

Burda şuanda yaklaşık dörtyüz kişi çalışıyor. Buraya ilk gelişimde 600 kişiydik, aramızda askerler ve onların devasa komutanları da vardı. Hemen hemen her şehirden insanların bulunduğunu hiç görmediğiniz akrabalarınızında olduğunu anlayabiliyordunuz burada. Madenden altın çıkarmakla görevliydik. Bizim gelişimizden bu yana buraya her gün birileri getirilmekte ve birilerinin cesedi götürülmekteydi. Her gün yeni yüzler görmeme rağmen daha önce gördüğüm yüzlerle azalan karşılaşmalarımız çoğunluktaydı. Günde iki öğün yemek veriliyor, ve sürekli çalıştırılıyorduk, çıkardığımız altınlar başımızdaki elleri eldivenli askerler tarafından kamyonlara istifleniyor ve ağzında prosunu sürekli taşıyan siyah pardesülü adamın nezaretinde uzak bir yere götürülüyordu. Aradan yaklaşık 3 ay geçmişti, yeni bir kafile daha gelmişti, tüfeklerin dipçikleri eşliğinde, 100 kişiyle birliket kaldığım bu mağara gibi yerin diplerine itilmişlerdi. Aralarında diğerlerine göre çok genç duran, adını daha sonradan öğrendiğim, Ronahi de vardı. Şimdiye kadar buraya gelen hiç kimseyle konuşup adını sorma ihtiyacı hissetmemiştim. Ronahi sürekli öksürüyor ve kan kusuyordu. On yedi yaşındaymış, tüfekle yarıyıkık evlerinin nöbetini beklerken yakalamışlar. Buraya gelmeden önce hatırlayamadığı bir süre kadar başka bir yerde alıkonulmuş. Mensubu olduğu örgüt elemanlarının adını vermesi suçunu itiraf etmesi için sık sık sorguya alınmış, tazyikli suyla ıslatılmış, çırıl çıplak soyulup diğer mahkumların da görebildiği hücrelerin arasından geçen salona bırakılmıştı. Ayak parmakları morarmıştı. Ve ayaklarının tabanı çatlaklarla doluydu. Yeni gelenlerden ikisi aramızda sık sık gezinen farelerden oldukça rahatsız olmuştu, altına yapcak kadar korktukları kocayan gözlerinden anlaşılıyordu. Ronahi’ye “Sen’in yaşındaki birinin de korkması gerekirdi. Sanırım sen farelere alışıklısın evlat” diye sorduğumda bana, “Evet. Onlar da ben de birbirimize zarar vermeyeceğimizi bilecek kadar iyi tanırız birbirimizi” demişti. Şaşırmıştım. Ronahi kendisinden beklenmeyecek kadar güzel konuşuyordu, benden daha güzel… Eski yerindeyken yan koğuştaki siyasi tutuklunun ona verdiği kitaplardan cep büyüklüğünde olanlardan birini askerlerden gizlemeyi başarmıştı. Bana verdi okumam için. Korkmuştum. “Teşekkür ederim.” diyerek kitabı ona geri fırlattım. Bir ay sonra Ronahi o getirdiği kitabı okurken yakalanmış ve ceza olarak o gün sabaha kadar bir sürü askerin girip çıktığı çadırda dövülmüştü. Bizim çadırımızda radyo çalıyordu ve sesi bu gün çok daha yüksekti. Yan taraftaki Ronahi’yi döven askerlerin iğrenç sesini bastıracak kadar… Sadece askerlerin sesi geliyordu ne tuhaftır ki bir kez olsun işitmedim Ronahi’nin sesini. Gerçi benim de kulaklarım öyle çok sağlıklı değildi orda yediğim dayaklardan beri. Ertesi gün uyandığımda Ronahi’nin yatağında uyuduğunu gördüm. Bir sigara içip tekrar uyudum. Askerler bu sabah da bizi her sabah olduğu gibi apar topar kaldırıp madene götürmek için kamyonlara istifledi. Altınlar için o kadar çok kamyon gelmesine rağmen bizi asla o kamyonlara bindirip, altınlar için gösterdikleri özeni göstererek muamele etmediler. Kamyonda yanında ya da üstünde kimin olduğunu anlaman için gözlerini kullanman oldukça zordu, kokuya gelince hepimiz aynı şey kokuyorduk… İndirildik ve işimize koyulduk bu gün pazardı. Pazalarları diğer günlerden farklı olarak iki tas yemek veriliyordu. Yeni gelenlerin arasında piyanis olduğunu söyleyen bu yemekten hiç yemiyor sürekli yemeğini bana veriyordu. O geldiğinden beri her gün neredeyse doyuyorum. Ertesi sabah çadıra geri döndüğümüzde Ronahi hala uyuyor gibiydi. Eğer onu daha önce görmemiş olsam asla tanıyamazdım. Yüzünün her yeri morarmış, dudağı patlamıştı. Ve sağ serçe parmağı kırılmış, zafer parmakları ezilmişti. Burda yemek yemenin tek bir yolu vardır. O da her sabah kalkıp madene gelip çalışmaktır. Çünkü yemek sadece orda yapılıyor ve ancak ordan alınabiliyordu. Burdan çıkıp markete gitmek, kahvaltılık almak, bir daha dönmemek hepimizin hiç bir zaman gerçekleşmeyeceğini bildiğimiz hayallerimizdendi. Nitekim Ronahi de günlerdir yemek yiyemiyordu ve sürekli öksürüyordu. Ronahi’nin aç olduğunu bildiğim için bir kaç kere Piyanist’in yemeğini Ronahi yesin diye apış arama gizleyerek getiriyordum. Ayrıca yemeklerin sürekli soğuk olması bu sefer şikayet konusu olmuyordu benim için. Bu şekilde taşıması daha kolaydı. Bunu, Ronahi’nin hiç bir şekilde yemek yiyemeyeceğine inanana kadar devam ettirdim. Ronahi iyice zayıflamıştı. Hala yatıyordu. Nabzını kontrol etmek için bileğini her kavrayışımda gözlerini kısıyor ve kolunu çekmeye çalışıyodu. Bir hafta sonra Ronahi’yi çöpe attılar. Daha sonra da Piyanist’i ve bir bir onunla gelen diğerlerini. Bir ay sonra sayımız üçyüzün altna inmişti. Bir çok arkadaşım da öksürmeye ve bir çoğu da benim gibi kan kusmaya başlamışı. Önceleri ölenleri çöpe atacakları için yorulduklarından olsa gerek, ölenler için hiç üzülmeyen umursamayan askerler arasında da bir tedirginlik vardı. Bize fazla yaklaşmıyor olabildiğince uzak durmaya çalışıyorlardı. Buraya geldiğinden beri tekmelenmeden kamyona binmeyen Arif Amca da olmasa hiç birimize dokunmayacaklardı. Ronahi’nin ölümünün üzerinden yaklaşık üç ay geçmişti bir kaç gündür bizi uyandırmıyor ve kamyonlara bindirmiyorlardı. Ve nedense son iki aydır hiç olmayan bir şey oluyordu. Askerler altınları kamyonlara istiflemeden önce bir çeşit ilaçla yıkıyor öyle yüklüyordu. Savaş bitmiş ve Ronahi’den bu yana hiç gelen olmamıştı. Bu yüzden arkadaşlarımın hepsi tek tek ölüyor ve burdaki çalışabilecek insan sayısı hızla azalıyordu. Askerlerin başındaki komutan sık sık çadıra gelip işçileri kontrol ediyor öksürüp kan kusanları, sorularına hiç çevap vermeyenleri gördükçe yüzündeki tedirginliği ikiye, üçe katlayarak çadırına geri dönüyordu. Buraya artık ne asker geliyordu ne komutan. On kişi kalmıştık. Altmış Metrelik bu çadırda ilk kez bu kadar geniş alan bulabilmiştik. İstesek burda futbol bile oynabilirdik. Fakat birbirimizin yanına bile gidemiyorduk, çok yorgunduk. Aradan kaç gün geçtiğini bilmiyordum artık. Uyanıyor, etrafıma kimin kaldığına bakmak için bakınıp, tekrar yatağa düşen başımı kaldırmak için çabalamıyordum. Bu sabah doktorun da yerinde olmadığını gördüm. Sanırım o da ölenlerin arasına katılmıştı. Sadece ben ve Arif amca vardık çadırda. Komutan bugun son kez çadırımıza geldi Arif amca’nın yanında diz çöküp derin derin baktı bir yerlere, ağzında bir maske vardı. Ertesi sabah uyandığımda Arif amcanın, sonraki sabah da kendimin çadırda olmadığını gördüm. Seslerini işitiyordum, komutan Askerlerini kamyonlara doldurup “Bu bir emirdir!” diyordu. Ve askerler de artık bizim gibi kokuyordu.

Yazan: Jesus
Tarih: 02 Temmuz 2010 Cuma, Saat: 20:49

Aysun Kayacı Dönüyor

En son çektiği dizi “Cuma’ya Kalsa” reyting düşüklüğünden kaldırılan Aysun Kayacı, eski sevgilisi olan yapımcı Fatih Aksoy’un “Grey’s Anatomy” uyarlaması [...]

Dünyaca Ünlü U2 Türkiye’de

Özel uçakla Atatürk Havalimanına gelen U2, hayranları çiçeklerle karşıladı. U2: ‘İstanbul’a gelişimiz sanki yeni bir sevgiliyle ilk kez görüşmemiz gibi’ [...]

Seksi Güzel, Harry Morton’la Birlikte

Lindsay’in eski sevgilisi olan Hard Rock Cafe varisi Harry Morton, seksi güzel Jennifer Aniston’la birlikte kameralara yakalandı. Hollywood’un lüks restoranlarından [...]

Yaş Günü Hediyesi: ‘Seks’

38 yaşına giren Cameron, yaş gününü ABD’nin New York kentindeki bir restoranda beyzbol yıldızı sevgilisi Alex Rodriguez (35) ile kutlayan [...]

  • FederaL
    :KaramboL Paylasim icin Tskler DAim Aramıza Hos geLdin… :)
  • Sonbahar
    :Tinercinin isyanını duysalar Orhan Pamuk’un Referandum rengini herkes unutur… Ne denir ki o...
  • Sonbahar
    :Yakında bu kurabiyeler oruç bozmaz da derler:)))
  • eksy
    :vay canına :)
  • admin
    :Sırtımızı diğer dünya ülkelerine verdiğimiz zaman dünyanın en ileri ülkesiyiz ;) Bence bu ülkede katıksız bir...

Etiket

Populer