Saturday, September 4, 2010

Tanık

Ekleyen: admin Eklenme Tarihi: Temmuz - 2 - 2010 1 COMMENT

Burda şuanda yaklaşık dörtyüz kişi çalışıyor. Buraya ilk gelişimde 600 kişiydik, aramızda askerler ve onların devasa komutanları da vardı. Hemen hemen her şehirden insanların bulunduğunu hiç görmediğiniz akrabalarınızında olduğunu anlayabiliyordunuz burada. Madenden altın çıkarmakla görevliydik. Bizim gelişimizden bu yana buraya her gün birileri getirilmekte ve birilerinin cesedi götürülmekteydi. Her gün yeni yüzler görmeme rağmen daha önce gördüğüm yüzlerle azalan karşılaşmalarımız çoğunluktaydı. Günde iki öğün yemek veriliyor, ve sürekli çalıştırılıyorduk, çıkardığımız altınlar başımızdaki elleri eldivenli askerler tarafından kamyonlara istifleniyor ve ağzında prosunu sürekli taşıyan siyah pardesülü adamın nezaretinde uzak bir yere götürülüyordu. Aradan yaklaşık 3 ay geçmişti, yeni bir kafile daha gelmişti, tüfeklerin dipçikleri eşliğinde, 100 kişiyle birliket kaldığım bu mağara gibi yerin diplerine itilmişlerdi. Aralarında diğerlerine göre çok genç duran, adını daha sonradan öğrendiğim, Ronahi de vardı. Şimdiye kadar buraya gelen hiç kimseyle konuşup adını sorma ihtiyacı hissetmemiştim. Ronahi sürekli öksürüyor ve kan kusuyordu. On yedi yaşındaymış, tüfekle yarıyıkık evlerinin nöbetini beklerken yakalamışlar. Buraya gelmeden önce hatırlayamadığı bir süre kadar başka bir yerde alıkonulmuş. Mensubu olduğu örgüt elemanlarının adını vermesi suçunu itiraf etmesi için sık sık sorguya alınmış, tazyikli suyla ıslatılmış, çırıl çıplak soyulup diğer mahkumların da görebildiği hücrelerin arasından geçen salona bırakılmıştı. Ayak parmakları morarmıştı. Ve ayaklarının tabanı çatlaklarla doluydu. Yeni gelenlerden ikisi aramızda sık sık gezinen farelerden oldukça rahatsız olmuştu, altına yapcak kadar korktukları kocayan gözlerinden anlaşılıyordu. Ronahi’ye “Sen’in yaşındaki birinin de korkması gerekirdi. Sanırım sen farelere alışıklısın evlat” diye sorduğumda bana, “Evet. Onlar da ben de birbirimize zarar vermeyeceğimizi bilecek kadar iyi tanırız birbirimizi” demişti. Şaşırmıştım. Ronahi kendisinden beklenmeyecek kadar güzel konuşuyordu, benden daha güzel… Eski yerindeyken yan koğuştaki siyasi tutuklunun ona verdiği kitaplardan cep büyüklüğünde olanlardan birini askerlerden gizlemeyi başarmıştı. Bana verdi okumam için. Korkmuştum. “Teşekkür ederim.” diyerek kitabı ona geri fırlattım. Bir ay sonra Ronahi o getirdiği kitabı okurken yakalanmış ve ceza olarak o gün sabaha kadar bir sürü askerin girip çıktığı çadırda dövülmüştü. Bizim çadırımızda radyo çalıyordu ve sesi bu gün çok daha yüksekti. Yan taraftaki Ronahi’yi döven askerlerin iğrenç sesini bastıracak kadar… Sadece askerlerin sesi geliyordu ne tuhaftır ki bir kez olsun işitmedim Ronahi’nin sesini. Gerçi benim de kulaklarım öyle çok sağlıklı değildi orda yediğim dayaklardan beri. Ertesi gün uyandığımda Ronahi’nin yatağında uyuduğunu gördüm. Bir sigara içip tekrar uyudum. Askerler bu sabah da bizi her sabah olduğu gibi apar topar kaldırıp madene götürmek için kamyonlara istifledi. Altınlar için o kadar çok kamyon gelmesine rağmen bizi asla o kamyonlara bindirip, altınlar için gösterdikleri özeni göstererek muamele etmediler. Kamyonda yanında ya da üstünde kimin olduğunu anlaman için gözlerini kullanman oldukça zordu, kokuya gelince hepimiz aynı şey kokuyorduk… İndirildik ve işimize koyulduk bu gün pazardı. Pazalarları diğer günlerden farklı olarak iki tas yemek veriliyordu. Yeni gelenlerin arasında piyanis olduğunu söyleyen bu yemekten hiç yemiyor sürekli yemeğini bana veriyordu. O geldiğinden beri her gün neredeyse doyuyorum. Ertesi sabah çadıra geri döndüğümüzde Ronahi hala uyuyor gibiydi. Eğer onu daha önce görmemiş olsam asla tanıyamazdım. Yüzünün her yeri morarmış, dudağı patlamıştı. Ve sağ serçe parmağı kırılmış, zafer parmakları ezilmişti. Burda yemek yemenin tek bir yolu vardır. O da her sabah kalkıp madene gelip çalışmaktır. Çünkü yemek sadece orda yapılıyor ve ancak ordan alınabiliyordu. Burdan çıkıp markete gitmek, kahvaltılık almak, bir daha dönmemek hepimizin hiç bir zaman gerçekleşmeyeceğini bildiğimiz hayallerimizdendi. Nitekim Ronahi de günlerdir yemek yiyemiyordu ve sürekli öksürüyordu. Ronahi’nin aç olduğunu bildiğim için bir kaç kere Piyanist’in yemeğini Ronahi yesin diye apış arama gizleyerek getiriyordum. Ayrıca yemeklerin sürekli soğuk olması bu sefer şikayet konusu olmuyordu benim için. Bu şekilde taşıması daha kolaydı. Bunu, Ronahi’nin hiç bir şekilde yemek yiyemeyeceğine inanana kadar devam ettirdim. Ronahi iyice zayıflamıştı. Hala yatıyordu. Nabzını kontrol etmek için bileğini her kavrayışımda gözlerini kısıyor ve kolunu çekmeye çalışıyodu. Bir hafta sonra Ronahi’yi çöpe attılar. Daha sonra da Piyanist’i ve bir bir onunla gelen diğerlerini. Bir ay sonra sayımız üçyüzün altna inmişti. Bir çok arkadaşım da öksürmeye ve bir çoğu da benim gibi kan kusmaya başlamışı. Önceleri ölenleri çöpe atacakları için yorulduklarından olsa gerek, ölenler için hiç üzülmeyen umursamayan askerler arasında da bir tedirginlik vardı. Bize fazla yaklaşmıyor olabildiğince uzak durmaya çalışıyorlardı. Buraya geldiğinden beri tekmelenmeden kamyona binmeyen Arif Amca da olmasa hiç birimize dokunmayacaklardı. Ronahi’nin ölümünün üzerinden yaklaşık üç ay geçmişti bir kaç gündür bizi uyandırmıyor ve kamyonlara bindirmiyorlardı. Ve nedense son iki aydır hiç olmayan bir şey oluyordu. Askerler altınları kamyonlara istiflemeden önce bir çeşit ilaçla yıkıyor öyle yüklüyordu. Savaş bitmiş ve Ronahi’den bu yana hiç gelen olmamıştı. Bu yüzden arkadaşlarımın hepsi tek tek ölüyor ve burdaki çalışabilecek insan sayısı hızla azalıyordu. Askerlerin başındaki komutan sık sık çadıra gelip işçileri kontrol ediyor öksürüp kan kusanları, sorularına hiç çevap vermeyenleri gördükçe yüzündeki tedirginliği ikiye, üçe katlayarak çadırına geri dönüyordu. Buraya artık ne asker geliyordu ne komutan. On kişi kalmıştık. Altmış Metrelik bu çadırda ilk kez bu kadar geniş alan bulabilmiştik. İstesek burda futbol bile oynabilirdik. Fakat birbirimizin yanına bile gidemiyorduk, çok yorgunduk. Aradan kaç gün geçtiğini bilmiyordum artık. Uyanıyor, etrafıma kimin kaldığına bakmak için bakınıp, tekrar yatağa düşen başımı kaldırmak için çabalamıyordum. Bu sabah doktorun da yerinde olmadığını gördüm. Sanırım o da ölenlerin arasına katılmıştı. Sadece ben ve Arif amca vardık çadırda. Komutan bugun son kez çadırımıza geldi Arif amca’nın yanında diz çöküp derin derin baktı bir yerlere, ağzında bir maske vardı. Ertesi sabah uyandığımda Arif amcanın, sonraki sabah da kendimin çadırda olmadığını gördüm. Seslerini işitiyordum, komutan Askerlerini kamyonlara doldurup “Bu bir emirdir!” diyordu. Ve askerler de artık bizim gibi kokuyordu.

Yazan: Jesus
Tarih: 02 Temmuz 2010 Cuma, Saat: 20:49

Aysun Kayacı Dönüyor

En son çektiği dizi “Cuma’ya Kalsa” reyting düşüklüğünden kaldırılan Aysun Kayacı, eski sevgilisi olan yapımcı Fatih Aksoy’un “Grey’s Anatomy” uyarlaması [...]

Dünyaca Ünlü U2 Türkiye’de

Özel uçakla Atatürk Havalimanına gelen U2, hayranları çiçeklerle karşıladı. U2: ‘İstanbul’a gelişimiz sanki yeni bir sevgiliyle ilk kez görüşmemiz gibi’ [...]

Seksi Güzel, Harry Morton’la Birlikte

Lindsay’in eski sevgilisi olan Hard Rock Cafe varisi Harry Morton, seksi güzel Jennifer Aniston’la birlikte kameralara yakalandı. Hollywood’un lüks restoranlarından [...]

Yaş Günü Hediyesi: ‘Seks’

38 yaşına giren Cameron, yaş gününü ABD’nin New York kentindeki bir restoranda beyzbol yıldızı sevgilisi Alex Rodriguez (35) ile kutlayan [...]

  • FederaL
    :KaramboL Paylasim icin Tskler DAim Aramıza Hos geLdin… :)
  • Sonbahar
    :Tinercinin isyanını duysalar Orhan Pamuk’un Referandum rengini herkes unutur… Ne denir ki o...
  • Sonbahar
    :Yakında bu kurabiyeler oruç bozmaz da derler:)))
  • eksy
    :vay canına :)
  • admin
    :Sırtımızı diğer dünya ülkelerine verdiğimiz zaman dünyanın en ileri ülkesiyiz ;) Bence bu ülkede katıksız bir...

Etiket

Populer